Baran Nazlıoğlu

Açılalım

21.12.2009 -Kategori: acilalim

Anadolu Uygarlıklarının her birinin dünya toplumlarına verdikleri örnekler saymakla bitmez ve her birinin kuruluş ve yıkılış hikayeleri adeta birer ders niteliğindedir. Seksen altı yıllık Cumhuriyet tarihimizde eğitimde sıkça yer verdiğimiz bu uygarlıkların çağının zaman zaman ilerisinde icatlar ve buluşlar sergiledikleri, o dönemlerde nasıl olup da devamlılık sağlayamadıkları, geçirdikleri savaşlar hep tarih kitaplarımızda yer alır.


Bir toplumun birlik ve düzen içinde olmasıyla ancak uygarlık düzeyine gelinebileceğini fark eden Atatürk, birinci dünya savaşı geçirmiş ve bağımsızlık mücadelesini kazanan halkına bunu ortak milli kimlik Türklük ile yaymaya karar vermiş ve bunun için de gittiği her yerde ülkede yaşayan halka “yurttaş” ve “vatandaş” kelimelerini söylemiş ve onlara “Ne mutlu Türk’üm Diyene!” sözünü armağan etmiştir. Kendisi Selanikli olan ulu önder Atatürk bunları söylerken aynı zamanda devrimler yapmış ve altı ok ile bunu süslendirmiş. Bu altı ilkeden Milliyetçilik kavramı tam da özellikle son zamanlarda üstünde durmamız gereken bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu öyle bir kavram ki hiçbir etnik köken ile bağdaştırılamaz ve kesinlikle bir gruba ya da herhangi bir oluşuma mâl edilemez. Bu ülke Osmanlı Devleti’nin bir mirasıdır ve içinde birçok etnik köken barındırır. Kürt, Türk, Laz, Hemşinli, Abhaza, Arap, Ermeni, Yahudi, Boşnak, Gürcü gibi birçok etnik unsura bağlı olan vatandaşlar da haliyle bir miras olarak Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bu zamana kadar hayatlarını devam ettirmişlerdir. Kültürel olarak bir zenginlik katmasının yanı sıra aslında insanlarının hangi etnik kökene bağlı olduğu değil bulunduğu coğrafya ve ülkesi için en iyisini yapması önemlidir.

Bu zamana kadar daha çok genç olan devletimizde birçok iç savaş görülmüştür. Önce sağcılar ile solcular, daha sonra alevi-sünni çatışması görmüş bu toplumda bir iç savaş hazırlıkları başladı başlamak üzere. Kürtler tarihte uzun bir süredir bu topraklarda yaşayan Türklerle zaman içinde kaynaşmış ve bu zamana kadar ülke yönetiminde söz sahibi olacak seviyeye gelmiş, Başbakan hatta Cumhurbaşkanı bile çıkartmış ve birçok sanatçı, folklor oyunları, dizilere konu olmuş gündelik hayat konuları ile ön plana çıkmış etnik unsurdur. Diğer etnik unsurlar gibi Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına bağlı olan Kürtler, yurdun sadece belli bir bölgesinde yaşayan bir toplum değil, aksine yurdun her yerine dağılmış özellikle de büyük şehirlerde yaşayan bir unsur olmasından dolayı önemlidir.


Türkler ile evlilikler yapan, birbirine kız alıp kız veren bu iki köken yıllarca aynı tas, aynı kaptan yemek yemiş, aynı kültürü paylaşmış, aynı nevruzları, bayramları beraberce kutlamış, aynı türküleri paylaşmış ve söylemişken şimdi bu düşmanlık neden diye soruyor insan haliyle. Yıllar önce birinci dünya savaşına doğru Araplarla Türklerin arasını bozan Lawrence projesi şimdi de Kürtler ile Türkler arasında uygulanıyor. Kürtler ile Türkler bir savaş çıkarılmaya çalışıyor ve bundan dolayı Türkiyenin parçalanmasını isteyen batılı devletler bu projeyi gerçekleştirmeye yönelik hazırlamış oldukları silahlar ve demokrasi paketleri kapatılan şimdi bir yenisinin açılma aşamasında olduğu eski DTP şimdinin BDP’li milletvekillerinin ve PKK teröristlerinin ellerine veriliyor ve ülkenin her bir yanında gösteriler düzenleniyor ve demokratik konuşmalar yapması geren milletvekillerinin ağızlarından kanlar fışkırıyor.


Ülkenin Başbakanı maalesef ki bu duruma sessiz kalmayı tercih ederek, açılım dediği şeyi bir türlü halka açıklamayarak aslında ortamı daha çok geriyor ve ülkede çok yakın bir sürede başlaması muhtemel olan iç isyanın farkında bile olmadan onu bunu haksız yere suçlayarak suçunu örtbas etmeye çalışıyor. Bir yandan Apo’nun cezaevi koşullarının kötüleştirildiği bir yandan polisi taşlamalar, bir yandan da suçu günahı olmayan işçilerin polisler tarafından dövüldüğü haberleri ortalığı büsbütün darmaduman ediyor. Böylesi bir ortamda insanın ülkesi için iyi şeyler düşünmesi mümkün olamayabiliyor. Başbakan böyle bir ortamda Meksika ile ticari anlaşmalar imzalamak için ülkeyi terk ediyor ve lûtf ederek tatil programını yarıda kesiyor ve açılıma devam mesajları veriyor ama ortaya somut bir şey koyamıyor. Vatandaşa zam üstüne zam iniyor, ekonomik sıkıntılar gittikçe artıyor bu yıl için yüzde 4 büyüme hedefleyen ülke başbakanının yüzde 5 küçülme umurunda bile olmuyor.

Açılım diyen başbakanın ağzından ne bir siyasi partiler yasasındaki açılımdan bahsettiği var, ne bir eğitim reformundan, ne bir din reformundan, ne ekonomik anlamda açılımdan, ne bir laiklikten ne de bir başka şeyden. Açılım diye peşinde koşulan şey ancak bu zaman kadar Kürtçe Televizyon oldu ki bu haliyle bile toplumu rahatsız etti. Terörden dolayı harcanan 30 milyar dolardan bahseden başbakan, o teröristleri dağdan indirmenin yolunun dağa uçakla bildirgeler atmak olduğunu zannediyor.

Bu açılım süreci iyi yönetilemediği gibi belki bu açılım rüyası sonsuza dek bir daha vuku bulamayacak olabilir. Ama bana göre bir açılımda bulunması gereken en temel şey bunun sadece bir etnik kökene yönelik olmaması topluma mâl olmasıdır. Maalesef ki bunun adı baştan konulmuştur ki o da Kürt açılımı. Bu açılımda olması gereken şeyler; eğitimde gerçek anlamda fırsat eşitliği yani doğu ile batının aynı eğitim koşullarına sahip olması, eğitimin tamamı ile devlet kontrolünde olması ve dershane sisteminin ortadan kalkması, ÖSS sınavının 3 saatlik bir sınav olmaktan çıkarılıp yerine her sene sonunda lise çağına gelmiş bir çocuğun ortalamasının dikkate alınacağı bir sistem getirilmesi, ekonomik anlamda az gelişmiş bölgelerin fabrikalar, çeşitli kamu ve özel kurumlar kurularak iş gücünün artışının sağlanması ve çeşitli üretim projelerinin desteklenmesiyle ekonomik anlamda kalkınma sağlanması, siyasi anlamda partiler yasasının ilgili maddeleri değiştirilerek partilerin meclise girmesinin önünün açılması ve böylece barajın %5’e çekilmesinin ve de parti içi seçim sistemi oluşturularak başkan ve delege sistemine kadar herkesin bütün partililerce seçilmesinin önünün açılması aklıma gelen ilk açılımlardan. Şüphesiz ki, daha birçok madde var açılım konusunda ama maalesef bunların söylenmesi yerine hep soyut kavramlar üzerinden tartışmalar devam ediyor.


Hep Batıyı kendimize örnek alırız, ama şöyle bir araştıralım doğuda bulunan ve yeri geldiğinde bunlarda kim dediğimiz ülkeler bile kendi ülkelerinin yurttaşlarına o kadar önem veriyor ki; geçen gün gazetede yer aldı. Arapların yeni gözbebeği Dubai’de yabancılar illa ki arap birini kuracakları şirkete ortak yapmak durumundaymış hem de oranın yasalarına göre en az %51 ile. Dolayısıyla Arap çoğunluğun hemen hepsinin altlarında lüks cipler, villalar varmış. Türbanlısı da, türbansızı da, yabancısı da, arap da alışveriş merkezlerinde rahatça el ele dolaşıyorlarmış ve kimse bunu sorun yapmıyormuş. Belki de bazen sadece doğuya bile bakmak yeterli olabilir kendimize çeki düzen vermek için. Sizce de bütün bu evler, cipler bize çok mu uzak?

 

Saygılarımla,

Baran Nazlıoğlu

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı