Açılalım
Anadolu
Uygarlıklarının her birinin dünya toplumlarına verdikleri örnekler saymakla
bitmez ve her birinin kuruluş ve yıkılış hikayeleri adeta birer ders
niteliğindedir. Seksen altı yıllık Cumhuriyet tarihimizde eğitimde sıkça yer
verdiğimiz bu uygarlıkların çağının zaman zaman ilerisinde icatlar ve buluşlar
sergiledikleri, o dönemlerde nasıl olup da devamlılık sağlayamadıkları,
geçirdikleri savaşlar hep tarih kitaplarımızda yer alır.
Bir toplumun
birlik ve düzen içinde olmasıyla ancak uygarlık düzeyine gelinebileceğini fark
eden Atatürk, birinci dünya savaşı geçirmiş ve bağımsızlık mücadelesini kazanan
halkına bunu ortak milli kimlik Türklük ile yaymaya karar vermiş ve bunun için
de gittiği her yerde ülkede yaşayan halka “yurttaş” ve “vatandaş” kelimelerini
söylemiş ve onlara “Ne mutlu Türk’üm Diyene!” sözünü armağan etmiştir. Kendisi
Selanikli olan ulu önder Atatürk bunları söylerken aynı zamanda devrimler
yapmış ve altı ok ile bunu süslendirmiş. Bu altı ilkeden Milliyetçilik kavramı
tam da özellikle son zamanlarda üstünde durmamız gereken bir kavram olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu öyle bir kavram ki hiçbir etnik köken ile
bağdaştırılamaz ve kesinlikle bir gruba ya da herhangi bir oluşuma mâl
edilemez. Bu ülke Osmanlı Devleti’nin bir mirasıdır ve içinde birçok etnik
köken barındırır. Kürt, Türk, Laz, Hemşinli, Abhaza, Arap, Ermeni, Yahudi,
Boşnak, Gürcü gibi birçok etnik unsura bağlı olan vatandaşlar da haliyle bir
miras olarak Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bu zamana kadar hayatlarını
devam ettirmişlerdir. Kültürel olarak bir zenginlik katmasının yanı sıra
aslında insanlarının hangi etnik kökene bağlı olduğu değil bulunduğu coğrafya
ve ülkesi için en iyisini yapması önemlidir.
Bu zamana kadar
daha çok genç olan devletimizde birçok iç savaş görülmüştür. Önce sağcılar ile
solcular, daha sonra alevi-sünni çatışması görmüş bu toplumda bir iç savaş
hazırlıkları başladı başlamak üzere. Kürtler tarihte uzun bir süredir bu
topraklarda yaşayan Türklerle zaman içinde kaynaşmış ve bu zamana kadar ülke yönetiminde
söz sahibi olacak seviyeye gelmiş, Başbakan hatta Cumhurbaşkanı bile çıkartmış
ve birçok sanatçı, folklor oyunları, dizilere konu olmuş gündelik hayat
konuları ile ön plana çıkmış etnik unsurdur. Diğer etnik unsurlar gibi Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasına bağlı olan Kürtler, yurdun sadece belli bir bölgesinde
yaşayan bir toplum değil, aksine yurdun her yerine dağılmış özellikle de büyük
şehirlerde yaşayan bir unsur olmasından dolayı önemlidir.
Türkler ile
evlilikler yapan, birbirine kız alıp kız veren bu iki köken yıllarca aynı tas,
aynı kaptan yemek yemiş, aynı kültürü paylaşmış, aynı nevruzları, bayramları
beraberce kutlamış, aynı türküleri paylaşmış ve söylemişken şimdi bu düşmanlık
neden diye soruyor insan haliyle. Yıllar önce birinci dünya savaşına doğru
Araplarla Türklerin arasını bozan Lawrence projesi şimdi de Kürtler ile Türkler
arasında uygulanıyor. Kürtler ile Türkler bir savaş çıkarılmaya çalışıyor ve
bundan dolayı Türkiyenin parçalanmasını isteyen batılı devletler bu projeyi
gerçekleştirmeye yönelik hazırlamış oldukları silahlar ve demokrasi paketleri
kapatılan şimdi bir yenisinin açılma aşamasında olduğu eski DTP şimdinin BDP’li
milletvekillerinin ve PKK teröristlerinin ellerine veriliyor ve ülkenin her bir
yanında gösteriler düzenleniyor ve demokratik konuşmalar yapması geren
milletvekillerinin ağızlarından kanlar fışkırıyor.
Ülkenin
Başbakanı maalesef ki bu duruma sessiz kalmayı tercih ederek, açılım dediği
şeyi bir türlü halka açıklamayarak aslında ortamı daha çok geriyor ve ülkede
çok yakın bir sürede başlaması muhtemel olan iç isyanın farkında bile olmadan
onu bunu haksız yere suçlayarak suçunu örtbas etmeye çalışıyor. Bir yandan
Apo’nun cezaevi koşullarının kötüleştirildiği bir yandan polisi taşlamalar, bir
yandan da suçu günahı olmayan işçilerin polisler tarafından dövüldüğü haberleri
ortalığı büsbütün darmaduman ediyor. Böylesi bir ortamda insanın ülkesi için
iyi şeyler düşünmesi mümkün olamayabiliyor. Başbakan böyle bir ortamda Meksika
ile ticari anlaşmalar imzalamak için ülkeyi terk ediyor ve lûtf ederek tatil
programını yarıda kesiyor ve açılıma devam mesajları veriyor ama ortaya somut
bir şey koyamıyor. Vatandaşa zam üstüne zam iniyor, ekonomik sıkıntılar
gittikçe artıyor bu yıl için yüzde 4 büyüme hedefleyen ülke başbakanının yüzde
5 küçülme umurunda bile olmuyor.
Açılım diyen başbakanın ağzından ne bir siyasi partiler yasasındaki açılımdan bahsettiği var, ne bir eğitim reformundan, ne bir din reformundan, ne ekonomik anlamda açılımdan, ne bir laiklikten ne de bir başka şeyden. Açılım diye peşinde koşulan şey ancak bu zaman kadar Kürtçe Televizyon oldu ki bu haliyle bile toplumu rahatsız etti. Terörden dolayı harcanan 30 milyar dolardan bahseden başbakan, o teröristleri dağdan indirmenin yolunun dağa uçakla bildirgeler atmak olduğunu zannediyor.
Bu açılım
süreci iyi yönetilemediği gibi belki bu açılım rüyası sonsuza dek bir daha vuku
bulamayacak olabilir. Ama bana göre bir açılımda bulunması gereken en temel şey
bunun sadece bir etnik kökene yönelik olmaması topluma mâl olmasıdır. Maalesef
ki bunun adı baştan konulmuştur ki o da Kürt açılımı. Bu açılımda olması
gereken şeyler; eğitimde gerçek anlamda fırsat eşitliği yani doğu ile batının
aynı eğitim koşullarına sahip olması, eğitimin tamamı ile devlet kontrolünde
olması ve dershane sisteminin ortadan kalkması, ÖSS sınavının 3 saatlik bir
sınav olmaktan çıkarılıp yerine her sene sonunda lise çağına gelmiş bir çocuğun
ortalamasının dikkate alınacağı bir sistem getirilmesi, ekonomik anlamda az
gelişmiş bölgelerin fabrikalar, çeşitli kamu ve özel kurumlar kurularak iş
gücünün artışının sağlanması ve çeşitli üretim projelerinin desteklenmesiyle
ekonomik anlamda kalkınma sağlanması, siyasi anlamda partiler yasasının ilgili
maddeleri değiştirilerek partilerin meclise girmesinin önünün açılması ve
böylece barajın %5’e çekilmesinin ve de parti içi seçim sistemi oluşturularak
başkan ve delege sistemine kadar herkesin bütün partililerce seçilmesinin
önünün açılması aklıma gelen ilk açılımlardan. Şüphesiz ki, daha birçok madde
var açılım konusunda ama maalesef bunların söylenmesi yerine hep soyut
kavramlar üzerinden tartışmalar devam ediyor.
Hep Batıyı
kendimize örnek alırız, ama şöyle bir araştıralım doğuda bulunan ve yeri
geldiğinde bunlarda kim dediğimiz ülkeler bile kendi ülkelerinin yurttaşlarına
o kadar önem veriyor ki; geçen gün gazetede yer aldı. Arapların yeni gözbebeği
Dubai’de yabancılar illa ki arap birini kuracakları şirkete ortak yapmak
durumundaymış hem de oranın yasalarına göre en az %51 ile. Dolayısıyla Arap
çoğunluğun hemen hepsinin altlarında lüks cipler, villalar varmış. Türbanlısı
da, türbansızı da, yabancısı da, arap da alışveriş merkezlerinde rahatça el ele
dolaşıyorlarmış ve kimse bunu sorun yapmıyormuş. Belki de bazen sadece doğuya
bile bakmak yeterli olabilir kendimize çeki düzen vermek için. Sizce de bütün
bu evler, cipler bize çok mu uzak?
Saygılarımla,
Baran Nazlıoğlu